SINIF MÜCADELESİNE DAYANARAK AÇIK İDEOLOJİK MÜCADELE İLE HALK SAVAŞI ÇİZGİSİNİ KUŞANALIM!

HomeTürkçeGenel

SINIF MÜCADELESİNE DAYANARAK AÇIK İDEOLOJİK MÜCADELE İLE HALK SAVAŞI ÇİZGİSİNİ KUŞANALIM!

Açıklama: Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML)'nin Merkezi Kitle Yayın Organı İşçi Köylü Kurtuluşu'nun Şubat 2021 tarihli 134. sayı

HKP (Maoist): Peru Komünist Partisi Kurucu Önderi ve Başkanı Yoldaş Abimael Guzman’a (Gonzalo) Kızıl Saygı!
TKP/ML Batı Bölge Komitesi’nin Kaypakkaya Anma Gecelerine Mesajı
SÜRECİ KAVRAMAK, PARTİYLE BÜTÜNLEŞMEK, HALK SAVAŞINA SEFERBER OLMAK!
gerilla

gerilla

Açıklama: Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML)‘nin Merkezi Kitle Yayın Organı İşçi Köylü Kurtuluşu‘nun Şubat 2021 tarihli 134. sayısında yayınlanan başyazıyı paylaşıyoruz.

 

SINIF MÜCADELESİNE DAYANARAK AÇIK İDEOLOJİK MÜCADELE İLE HALK SAVAŞI ÇİZGİSİNİ KUŞANALIM!

Emperyalist-kapitalist sistemin yaşadığı kriz, bu krizin yarattığı sonuçlar yeni kriz alanlarının açılmasına ve krizin hem yatay hem de dikey bir şekilde yayılmasına, derinleşmesine neden olmaktadır. Zira yaşanan krizin ekonomik boyutu sermayenin birikim modelinin tıkanması ve yeni birikim modeli arayışını da içerecek şekilde gerçekleşmektedir. Sınırları belli olan ve artık o sınırlara dayanmış kapitalist üretim ilişkileri, kendisini yeniden üretmenin bir biçimi olarak kar oranlarını arttırmada sömürü çarklarını “vahşi” yapısını “makul” perdesini parçalayarak devreye sürerken, diğer yandan emperyalist tekelleşmenin karakteristiği olan daha güçlü tekelleşme eğilimi ile itimini almaktadır. Zira var olan birikim modelinin dayandığı sınırlar, onun yarattığı krizli yapı, birikim modelinin yerine ikame edecek yeni bir modelde arayış zorlarken nafile bir şekilde var olan birikim modelinin kriz içinde kalmasına mahkum olmaktadır.

Emperyalist-kapitalist sistemin dünyada hakimiyet kurmadığı, ayak basmadığı pazar alanının kalmadığı gerçekliği krize evrensel bir karakter vermektedir. Ancak kriz emperyalist merkezlerde rüzgar ise yarı-sömürge yarı-feodal bağımlı ekonomi ve sistemlerde tufana dönmektedir. Yaşanan ekonomik kriz bir süredir emperyalist merkezlerde ve emperyalistler arası ilişkilerde devam eden politik krizi de pekiştirmiştir. Politikayı ekonominin yoğunlaşması olarak tanımladığımızda bu sonucun çıkması elbette beklenmelidir. Ancak kriz sadece ekonomik ve politik ayaklarla sürmüyor. Özellikle korona virüs salgını ile birlikte var olan krizli yapının hem kapsamı genişlemiştir hem de özgünleşmiş yeni krizler de sürece eklenmiştir. Yine askeri sahaya taşınan, devletler arası savaş çanlarının çaldığı krizler de sürece eşlik etmektedir.

Korona virüs salgını, emperyalist-kapitalist sistemin üstünü örtmeye çalıştığı birçok açığın gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. Sermayenin doymak bilmez iştahı, aslında ve esasen tüm gücüyle olanaklarıyla ve asıl tarihsel eğilimiyle birlikte sosyalizmde geri dönüşlerin Mao Zedung yoldaşın ölümüyle adeta tamamlanmasından bir süre sonra dizginsiz gerçekleştirme olanaklarına kavuşmuştur. 1991’de Rus Sosyal-Emperyalizmi’nin “sosyalizm” maskesini yırtıp atmasıyla birlikte, emperyalist sistem dünya pazarında adım atmadık ve basmadık tek bir karış bırakmadığı gibi, tüm sosyal-sağlık-eğitim ve bilumum kamu hizmetlerini ve akla gelecek tüm ekonomik mekanizmaları tekelci sermaye kuşatmış ve bir vampir gibi emmeye başlamıştır. Bu tekelci sermaye güçleri arasındaki ilişkiler, mücadeleler, paylaşım haritalarına da yansımıştır. Sermaye için “bolluk” zamanı, politik çizgide ise “kazan-kazan” ile çok uluslu tekeller palazlanmış, sermaye grupları mutlu evlilikler gerçekleştirmiş, dolu dizgin bir sömürü ve asalaklık içeren saadet zinciri kurulmuştur. Tekelci emperyalist sermaye tüm alanları sermayesini genişletmek, yeniden üretmek üzerine kıskaca almış, sosyal politikalar hızla rafa kaldırılmış, emekçilerin tüm kazanımları tek tek sermaye ilişkilerinin ağına girmiştir. Yarı-sömürge ve yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde ise emperyalist sermaye asalak sermaye yatırımları ve üretim alanına yönelik yatırımları ile adeta tüm ilişkileri kendisine bağlamıştır. Bu eksende sermayenin önünde engel olan bürokratik mekanizmalar sadeleşmiş, özelleştirme adı altında kamuya ait tüm alanlar tarumar adilmiş ve yok edilmiştir. “Neo-liberalizm” denen bu süreç emperyalist tekellerin devasa boyutlarda birikimler elde etmesini, işçi sınıfını emekçileri kazanımlarından mahrum bırakarak ve kendi sistemine bağlayarak yaparken, yarı-sömürge yarı-feodal ülkeleri de bu zincirin kopmaz parçası haline getirmiştir. Sisteme uyum sağlamayan her alan emperyalistlerin ortaklaşa askeri operasyon alanları haline gelmiştir.

KRİZ İÇİNDE KRİZ!

Bu dizginsiz, sınırsız saldırılar sınıf mücadelesinde işçi sınıfı ve emekçilerin derin bir geriye çekilmesiyle etkili hızlı şekilde yaşama geçmiştir. Sermayenin “safahat” dönemi, huzurlu ve “kazan kazan” dönemi ise 2008’de yaşanan krizle birlikte çatırdamış ve devamında ise derin çatlaklarla büyüyen, krize çare üretemeyen bir yapıya kavuşmuştur. İşçi sınıfı ve emekçilere sermayenin tüm kural, işleyiş ve tüm alanları cenderesine alması adeta “doğal ve zorunlu” bir ihtiyaç olarak benimsetilmeye, kanıksatılmaya çalışılmıştır. Şimdi emperyalist kapitalist sistemin içine düştüğü kriz, dün örgütleyip hayata geçirdiği pervasız sermaye özgürlüğünün büyüklüğü kadardır. Zira birikim modelinin krizi aynı zamanda sermayenin kuşattığı tüm alanların krizi ile birlikte eş güdümlü gitmektedir.

Koronavirüs salgınının sağlık, eğitim, sosyal alanda yarattığı kriz doğrudan sistemin kurduğu tüm ilişkilerin güçlü şekilde masaya yatırıldığı bir sonuç doğurmuştur. Kurulan sağlık sitemleri Korona salgınının adeta altında kalmıştır. Emekçilerden sağlık ve eğitim için kesintiler, bu sektörlerin sermaye ilişki ağı içinde yer alan yapısı ve salgın karşısında aciz kalması, sitemin tüm düzenlemelerine yani köküne doğru yönelen bir durumun oluşmasına neden olmaktadır. Sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlara ulaşımda çözülmeyen sorunlar, alınmayan önleyici tedbirler, sınırlamaların patronların ve sermayenin ihtiyaçlarına uygun düzenlenmesi ve toplumsal kesimlerin sosyal etkileşim ve dayanışma da dahil tüm ilişkilerinin sınırlandırılması, köklü bir toplumsal kriz içine doğru sürüklenmesini getirmektedir. Ekonomik ve siyasi krize eklenen bu derin ve sarsıcı kriz, çözümsüzlük ve çaresizlik denklemi içinde hiç kuşkusuz sistemle ezilenler arasında yeni çatlakların, güvensizliklerin, karşıtlıkların ve çatışmaya zemin hazırlayan olanakların doğması anlamına gelmektedir. Emekçilere salgın dolayısıyla getirilen her sınırlama, mahrum kaldığı her temel ihtiyaç ve olanak sermayenin kendi çıkarıyla çeliştiği noktada almadığı tedbirlerle güçlü bir karşıtlığa dönüşmektedir. Sistemin düne kadar idare edebildiği ve yönetebildiği bu çelişkileri bu süreçte yönetme kabiliyeti daralmaktadır.

Keskinleşen çelişkileri ise genel olarak sistemlerin karşılama biçimi daha fazla ekonomik saldırı, daha güçlü devlet mekanizması, daha fazla daraltılmış haklar, daha fazla şovenizm, daha fazla politik baskı olmaktadır. Bu eksende özellikle salgınla birlikte yaratılan korku iklimi, alınan her türlü güvenlik tedbirinin, sınırlamaların, gerici yasal düzenlemelerin yapılmasına dayanak oluşturmaktadır. Salgının tetiklediği yeni kriz ise sistemin kendi dışına atarak “salgın koşullarına” yıkılmakta ve ezilenler buna ikna edilmeye çalışılmaktadır. Alınan tedbirlerin emekçilerden daha fazla fedakarlık, alınmayan tedbirlerin ise sermayeye ve egemenlere daha fazla kar ve kazanç olacak şekilde ele alınması durumu biriken öfke, sıkılan diş, zayıflayan ekonomi, daha kötü sosyal koşullar olarak geri dönmektedir. Yani salgın sermayenin dolaşım özgürlüğünü, kendini gerçekleştirme özgürlüğü için engel değilken emekçilerin en basit hakları için gasp, sosyal hayatları sanatsal ve kültürel faaliyetleri için sınırlama olarak gerçekleşmektedir.

Emperyalist-kapitalist sistemin içine girdiği kriz aynı zamanda emperyalistler arası çelişkilerin de keskinleşmesini getirmektedir. Emperyalist tekellerin durmaksızın birbirini zayıflatma ve yutmaya çalışarak tekelleşme eğilimi krizle birlikte daha fazla boyutlanmaktadır. Bu durum hem egemen sınıflar arasındaki çelişkileri tırmandırmakta, hem de emperyalistler arası çelişkileri boyutlandırmaktadır. Yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerle emperyalistler arasındaki çelişkilerde emperyalistlerin bu pazar alanlarına daha iştahlı yönelmesi ile güçlenmiştir. Bu durum hem bu ülkelerin egemen klikleri arasındaki mücadeleyi keskinleştirmiş hem de kendini pazarlama olanaklarını genişletmiştir.

EMPERYALİZM SAVAŞ, YAĞMA, TALAN VE TEPEDEN TIRNAĞA KUŞANILMIŞ GERİCİLİKTİR!

G-20

G-20

Bu kriz tablosu sadece işçi sınıfı ve emekçilerle egemen sınıflar arasındaki çelişkilerin boyutlanmasını değil aynı zamanda egemen sınıfların kendi içlerindeki çelişkileri büyütmüştür. Emperyalist güçler, birbirlerine daha fazla diş biler hale gelmiştir. Bu durum saldırganlık politikasına dört başı mamur bir düzey katmaktadır. Zira emperyalistler arasındaki ilişkiler tarihsel ittifaklar (“Batı Emperyalistleri”) arasında çelişkilerin daha karmaşık hal almasını, yeni ve genç ittifak (Çin ve Rusya) arayışlarının daha güçlü bir ivme kazanmasını, bütün emperyalistler arasında hem çelişkilerin hem de yeni denge arayışlarının doğmasını getirmektedir. Bu güç dengesi arayışı, güç kazanma ve ilişkileri kendi lehine kurma mücadelesi aynı zamanda iç politikada ve dış politikada daha sert girişimlerin de doğal yatağı olmaktadır. Tüm emperyalist merkezlerde iç politikada kitlelerin politik haklarına yönelik kısıtlamalar, şovenist dalga, tarihsel hak taleplerinin diriltilmesi ve her türlü gericiliğin tırmandırılması durumu yaşanmaktadır. Bu emperyalist ülkelerin egemen klikleri arasında gerginlikleri ve çelişkileri ise durdurmamakta, emekçilere yönelik saldırılarda yakalanan ortaklığın büyüklüğü kadar kendi aralarındaki çelişkilerin de büyümesi söz konusudur. Tüm emperyalist ülkelerin yoğun, odaklanmış bir şekilde askeri yatırımları artmaktadır. İşçi sınıfı ve halka karşı yönelen yasal düzenlemeler ve güvenlik tedbirlerini içeren saldırılara, toplumsal barış için devletin yanında olma, devleti koruma ve ırkçılığı körükleyen ideolojik yaklaşımlar eklenmektedir.

Emperyalistlerin hem Pazar alanlarını koruma hem de genişletmeye yönelen koruyucu ve saldırgan politikası eş güdümlü ilerlemektedir. Tüm emperyalistler için bu durum geçerlidir. Bir yandan egemenlik kurdukları alanları sağlamlaştırma diğer yandan ise bunlara yenilerini ekleme ve rakip emperyalistlerin alanını daraltma yönelimi enerjik bir şekilde hayat bulmaktadır. Bu tablo istisnasız emperyalistleri devlet mekanizmasını daha fazla yetkinleştirme, saldırı ve kuşatmayı sağlayacak yasal-politik-ideolojik koşulları sağlamaya itmektedir. Savaş uçaklarının sesleri, kruvazörlerinin hareketi, top ve tüfek sesleri düne göre daha fazla çıkmaktadır.

Dünyanın sorun çıkan her köşesinde, yarılma bölünme yaşanan her alanında emperyalistlerin kirli ve kanlı elleri gizli, örtülü değil daha açık görünmektedir. Irak, Suriye, Libya, Yemen, Mali, Ukrayna, Balkanlar, Venezüella, Karabağ (Kafkasya), Bolivya’da, Akdeniz havzasında yaşanan sorunlarda tüm emperyalistlerin açık şekilde yüzü görünmektedir. Artık emperyalistlerin askeri güçlerinin herhangi bir ülkede operasyonda olması normal bir gelişmedir. Bu gelişmelerin her biri ciddi politik gerginliklerle hatta birbirlerinin iç dinamiklerine uzanan istihbarat oyunları ile siber savaşlarla hayat bulmaktadır. Emperyalistler “terör” tehlikesi yerine ulusal güvenlik belgelerinde birbirlerini işaret eden dokümanlarla kamuoyu önüne çıkmaya başlamıştır.

Çelişkilerin çok yönlü geliştiği ve katman katman karmaşık hal aldığı koşullarda, egemenlerin ilk ve en önemli hedefi işçi sınıfını ve emekçileri örgütsüz bırakma saldırısı olmaktadır. Bu dönemler özellikle “ulusal” bazda toplumsal barış, duyguların şovenizmle kışkırtılması, hak arayışlarının “ulusal çıkarlarla” nasıl çelişki içinde olduğuna dayanan bir saldırı ile gerçekleşir. Bu durum halkın örgütlü güçlerinin daha güçlü kuşatmaya alındığı, baskılandığı, sistem içine çekilmeye çalışıldığı, gerici kliklere yedeklenmeye endekslendiği, zayıflığın ideolojik-politik kuşatmayla tamamlandığı süreçler olarak gelişir.

Karşı-devrimin kendi aralarındaki çelişkiler arttıkça, kitlelerin bu çelişkilerde taraf haline getirilmesi mücadelesi de artmaktadır. Zira karşı-devrim güçleri kitlelerin bu süreçte kendileri için dolgu malzemesi olması, keskinleşen çelişkilerinde onların çelişkisini kendi temsiliyetlerinde toplama yaklaşımı güçlenir. Dönemin tüm dünyada “toplumsal kutuplaşma” diye tanımlanan yapısı da buradan gelmektedir. Hem ulusal düzeyde bir kutuplaşma ve taraf olmaya zorlanır kitleler, hem de içerde gerici kliklerin saflarında kenetlenmesine doğru itelenir.

GERİCLİĞİN KARŞI-DEVRİMCİ ZORUNA DEVRİMCİ ZOR!

eylem

eylem

Karşı-devrimin ve saldırılarının çok güçlü olduğu, işçi sınıfı ve ezilenlerin hareketinin zayıf olduğu, öncü ve örgütlerinin politik dengeleri oynatacak düzeyde güç kazanmadığı koşullarda bilhassa devrimci fikirlere, devrimci pratiklere ve ezilenleri kurtuluşa götürecek yönelime saldırılar daha ağır ve güçlü gerçekleşir. Böylesi saldırı dönemleri tasfiye ve tasfiyeciliği kaynaştıran bir nitelikte ortaya çıkar. Egemenlerin güç ve kudretin tüm olanaklarını seferber ettiği ve ezilenlerin ne yaparsa yapsın bir sonuç elde edemeyeceği gericilik dalgası içinde eritmeye çalışır. Böylesi gerileme ve gericilik dönemlerinde dağınık ve örgütsüz olan ezilen yığınlar bu saldırıya olabildiğince açıktır. Egemen sınıflar ise hem çelişkilerinden dolayı hareket etmesini sınırlamaya çalışır ezilenlerin hem de daha önemli olarak ne düzeyde olura olsun örgütlenip bir araya gelmesine engel olur. Yine ezilenleri kurtuluşa götürecek programa sahip özneler güçlü bir şekilde hedefe konur. Zira ezilenlerin hak arama mücadelesi ya da politik mücadelede bir programa sahip olması, bir program etrafında kenetlenmesi en ciddi tehlike olarak tanımlanır. Bu durum bir tasfiye dalgasının sonuçlar üretmesine onları kenetler. Ancak tasfiyeden daha kapsamlı ve sorunu derinleştiren bir başka durumun oluşması amaçlanır ki o da tasfiyeciliktir. Sistem güçleri, onları yedekler ve gericilik dönemlerinde ezilenlerin kurtuluş mücadelesini terk etmiş dönekler, orta sınıf aydınları, yalpalayan reformizm bu saldırıların kurucu öğeleri konumundadır. Sistemin yılgınlık yaratarak sürdürdüğü saldırılar ilk olarak devrimci programların, devrimci yöntemlerin, devrimci teorinin hedef olmasını getirir. Böylesi dönemler devrimci çizginin, devrimci teorinin, tasfiyecilik saldırısına maruz kaldığı dönemlerdir. Zira karşı-devrimin yarattığı gerileme; duruma, yeni düşünce ve fikirlerin arayışına da kapı araladığı dönemdir. Bu durum eski programların, strateji ve taktiklerin, mücadele yol ve yöntemlerinin de daha güçlü sorguya çekildiği dönemlerdir. Devrimci hareketin ya da devrimci programların zorlandığı ve işinin karşı-devrimci saldırılarla zorlaştığı durumlarda buna yönelik ideolojik güvensizlik, objektif olarak ideolojik düşmanlığa dönüşen bir tutum, pratik ve yönelim kazanır.

TASFİYECİLİK, GERİCİLİĞE YAPILAN DOPİNGTİR!

İçinden geçtiğimiz dönem böylesi bir dönemdir. Bir önceki devrimci programlar ve özellikle silahlı mücadele, illegal örgütlenme anlayışları iğdiş edilmektedir. Ancak daha da önemlisi devrimci örgütün rolü silikleştirilmekte, öncü ve önder karakteri önemsizleştirilmektedir. Lenin yoldaş tasfiyeciliğin “döneklikle, program ve taktiği reddetmeyle, oportünizmle bağlı” olduğunu belirtir ancak tasfiyeciliğin en önemli karakteristiğinin “Parti’nin reddine kadar giden oportünizmdir. Parti’nin, varlığını tanımayanları saflarında tutarsa varlığını sürdüremeyeceği kendiliğinden anlaşılırdır. Mevcut koşullar altında illegaliteyi reddetmenin, eski Partiyi reddetme anlamına geldiği de o kadar anlaşılırdır”şeklinde tanımlamaktadır. Kuşkusuz tasfiyeciliğin Lenin dönemindeki yapısı ve yürüttüğü tartışmalarla mahkum ettiği biçimiyle bugün tanımlanması, sorunu anlaşılmaz kılacaktır. Zira devrimci örgüt ve devrimci parti ya da komünist parti anlayışının reddini savunmak gerçekleşmiş büyük devrimler ve partinin ispatlanmış tarihsel rolü düşünüldüğünde kolay olmayacaktır. Tasfiyecilik günümüzde partinin ve devrimci örgütün tüm rolünü sorgulayan, öncü ve önder karakterini kitlelerin gerileyen sınıf mücadelesi ihtiyacına karşılık gelmediğini savunarak ve elbette düşmanın ağır ideolojik baskısı altında bir önceki sloganları, parti ve örgüt şekillenişini, devrimin stratejik yönelimini, illegal yapısını ve ülkenin sosyal-ekonomik gerçekliğine uygun konumlanışı almayarak barışçıllık ve legalite kutsiyeti yaratarak ele almasından kaynaklanmaktadır. Düşmanın gericilik dalgasını büyütmesine, örgütsüzlüğü derinleştirmesine, halk kitlelerini devrimin silahlarından tecrit etmesine, kendisine yenilmezlik payesi biçmesine karşı dururken “koşullar teorisi” “taktik mesele” olarak örgüt ve parti anlayışlarının, konumlanışların ve süreci karşılamaya yönelik devrimci programların sinsi şekilde terk edilmeye başlanmasıdır.

İşçi sınıfı ve ezilenlerin örgütsüzlüğüne, hak arama mücadelesine ya da siyasal taleplerine ve kurulu örgütlülüklerine karşı devlet mekanizmasının sürekli ve güçlü şekilde devlet organizasyonunu yetkinleştirmesi bir olgudur. Karşı-devrimci saldırılarını sürdürme, çelişkileri yönetmeyi bunu daha iyi gerçekleştirmeye sıkı şekilde bağlamıştır. Bu bağlamda sadece yasal düzenlemeler, polis ve asker gücünün pekiştirilmesi, daha fazla silahlanma ile bunu hayata geçirmemektedir. Aynı zamanda para-militer örgütlenmeler, toplumu çürüten ihbarcı ağı-sorumlu vatandaş mekanizması, bölgesel ölçekli ve yurtsever-devrimci örgütlenmelere ve kitlelere karşı cihadist yapılanmaların yedeklenmesi gibi bir dizi olanak yaratmaktadır. Yani tepeden tırnağa karşı-devrim saldırısını askeri-örgütsel-politik-ideolojik ayağıyla güçlü sürdürmenin olanaklarını yaratmaktadır. Bu tabloda devrimci öncü, önder gücün güçlendirilmesi, özellikle savaşçı yapıdan ricat ve “legalite fetişizmi” ve halk kitlelerinin örgütlülük ve mücadele sorunlarının daraltılması tam da devrimciliğin tasfiyecilik ile paralize olmasına neden olmaktadır.

“Karşı-devrimci dönem uzadıkça, Parti uğruna mücadelenin bizim için daha da zorlaşacağına gözlerimizi kapamayacağız.” (Lenin) İçinden geçtiğimiz dönemin en önemli özelliklerinden birisi partimizin mevcut programına yönelik ağır kuşatma halidir. Bu ağır kuşatmanın objektif ve sübjektif faktörleri söz konusudur. Objektif faktörleri düşmanın ağır bir kuşatma ve saldırısı altında kalan güçlerin izlediği çizgidir. Bu çizgi karşı-devrimci zora karşı devrimci zorun, karşı-devrimci savaş ve seferberliğe karşı devrimci-savaşın ve seferberliğin “ricat” ile akamete uğramasıdır. Bu durum ülkemiz için sürekliliği gerektiren ve dayatan savaş çizgisinin, düşmanı yıpratmaya ve toplumsal çelişkilere yön vermeye dayalı silahlı mücadelenin taktik adı altında geri çekilme şeklinde siyasi tercih olarak ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Toplumsal yapımız ve ezilenlerin biriken öfkesinin ve bileylenen çelişkilerinin bu çizgiyle karşılanmasının zorluğu kadar, bunda ısrar eden partimizin de belirlenmiş parti çizgisinin ve parti anlayışının da zorlanması kaçınılmaz olmaktadır. Bu dışımızda gelişen bir durumdur.

Subjektif neden ise, partimizin yaşadığı sorunlardır. Partimiz bir önceki devrimci programını kavrayışta yaşadığı sorunların, parti anlayışı ve örgütünü oluşturmada, savaşçı ve illegal yapısını muhafazada ve üretmede maruz kaldığı sorunlara, parti içinde boy vermiş tasfiyeci anlayışlarla etkin ve güçlü bir çizgi mücadelesi geliştirememiş olmasından kaynaklı içinden geçtiği süreçte doğal bir zorluk yaşamaktadır. Her ne kadar böylesi dönemlerin, temel MLM ilkelere yönelen yapısına karşı devrimci sloganlarını, strateji ve taktiklerini, genel çizgisini, MLM’nin katı ve güçlü savunusunu bir tutum olarak ortaya koysa da sorunlara çözüm üretmeyi beceren örgüt mekanizmasının bu türden saldırılara karşı diri ve net olmasını sağlamış bir durum oluşturulması zorlu olmaktadır. Lenin yoldaşın “Parti için ideolojik mücadeleye önem verdiğinde, insan doğrudan bir savaş ilanıyla harekete geçer, kendini gizlemez” tutumu partimizin çizgisinde varlaşsa da bu çizginin gerektirdiği politikaların ve ideolojik tutumun bütünlüklü kavranması ve etkin bir militanlıkla hayata geçirilmesinde zorluklar ortaya çıkmaktadır. Zira hem parti içinde hem de dışında MLM’ye yönelen saldırılara, süreci karşılamaya odaklı ideolojik-politik yaklaşımdan uzaklaşmaya karşı savaş ilanı ile ideolojik mücadele düzeyi henüz istenilen seviyede değildir. Bu durum parti anlayışımızın savunulması ve inşa edilmesinde, parti çizgisini politik bir güce çevirmede, politika üretmede, her türlü sapmaya karşı keskin ideolojik mücadelenin sahiplenilmesi ve karşıtlığın proletaryanın çıkarlarının daha keskin belirginleştirilerek oluşturulmasında bu bağlamda bir bütün proleter devrimci çizginin etkinliği ve güç olmasında sorunlar ortaya çıkabilmektedir.

İdeolojik mücadelenin ve buna bağlı olarak partinin güçlendirilmesine dayalı çizgi genel olarak, bölücü, grupçu ve karşı-devrime karşı devrimci ve ilerici güçleri birleştirici olmamakla mahkum edilmekte, eleştirilmekte ve genel tasfiyeci sürecin yarattığı çizgiye dair saldırıdaki keskinlik göz ardı edilmektedir. Partinin hem basınç altında tutulmaya çalışıldığı Halk Savaşı çizgisine yönelik güçlü ve kararlı sahiplenme, hem de sürecin keskinliğine yönelik savaşçı bir ideolojik mücadele çizgisi, bu ağır ve karşı-devrimci dalganın ortasında yetkinleşmeyi getirecektir. Partimiz dün çizgisinde, ülkemizde silahlara dayanmaksızın partinin komünist niteliğini korumada yaşayacağı zorlukların kavranmasında, illegal parti yapısının sıkı ve güçlü şekilde korunması ve daha güçlü inşa edilmesine yönelik problemleri aşmaya yönelik daha açık bir bilinci vardır. Böylesi ağır dönemler hiç kuşkusuz eskinin devrimci karakterini yadsıyan arayışlar kadar, bu akıntıya karşı duran ve dün kavranamayan meselelerin daha güçlü kavranmasına olanak sunmaktadır. Uzlaşma ve barışçıllık ile flulaştırılan her şeyin netleştirilmesi, berraklaştırılması yaşanan çelişkilerin keskinliğiyle uyumludur. Düşmanın saldırı dalgasının yarattığı çelişkilerin ve atmosferin kaçınılmaz sonucu olmalıdır. Çelişkilerin ve sınıfsal çıkarların bu düzeyde keskin çelişkilerle seyrettiği koşullarda, uzlaşmacılığa ve tasfiyeciliğe dayalı bir yaklaşım zayıf olanın belirlenen olmasını getirecektir. Zayıflık; tabi olmayı, olana ayak uydurmayı değil güç kazanma koşullarını arayan etkili ve güçlü bir ideolojik konumlanmayı getirmelidir. Bu kavranmadığında ne ezilenlerin çelişkisindeki keskinliğini ne sürecin keskinliğini, ne egemenlerin topyekün saldırı ile daha güçlü donanmaya yönelik eğilimini ve yaratacağı sonuçları kavramak, buna karşı duruş sergilemek olanaklı değildir.

İşçi sınıfı ve emekçi halkın her türlü mücadelesi ile birleşme ve onları ileri taşıma görevi vardır. Ancak ezilen yığınların mücadelesine proletaryanın tarihsel ve politik çıkarlarıyla yaklaşmaksızın, bu mücadeleleri daha ileri taşıyacak bir devrimci programa sıkıca bağlanmaksızın, güçlü parti örgütleri inşa etme yaklaşımını benimsemeksizin bu mücadelelerin içinde ileriyi temsil eden, her şeyi isteyen politik çizgiyle iktidar kuşatmasına girmeyi ve iddiayı taşımak olanaklı olmayacaktır. Yaşanan krizin ve onun doğuracağı sonuçların daha büyük saldırı ve daha güçlü çelişkiler ve elbette devrim için daha mühim olanaklar yaratacağına yönelik bir duruş ve konumlanış açısından bu önemlidir. Zira egemen sınıflar, ezilenler için bugündan daha zor bir tufanının içine doğru sürüklendiğinin işaretlerini vermektedir. Daha güçlü tufanlara dayanıklılık ise hiç kuşkusuz bu zorlu ve gerileme dönemlerinde inşa edilebilecektir.

COMMENTS

WORDPRESS: 0
DISQUS: 0